Bir şeyleri sürekli erteliyorum.
Bazen sadece bulaşıkları yıkamak, bazen hayatımın gidişatını değiştirecek bir kararı almak.
Ama hep aynı cümle dönüp dolaşıp geliyor: “Yapmam gerek… ama içimden gelmiyor.”
Kimsenin söylemediği bir şey var: Erteleme tembellik değildir.
Çoğu zaman içten içe hissettiğimiz bir yorgunluğun, görünmeyen bir kaygının ya da mükemmeliyetçiliğin bir sonucudur.
Yani aslında zihinsel bir kaçıştır.
İşe başlamamayı seçeriz, çünkü başlamanın ne anlama geldiğini biliriz.
Yorgunluk değil, korkudur çoğu zaman geri planda duran.
Çünkü başlarsak ne olur?
Ya mükemmel olmazsa?
Ya yeterince iyi yapamazsam?
Ya insanlar beğenmezse?
Erteleme alışkanlığı, modern yaşamın en görünmeyen engellerinden biri.
Yapılacak işler listesi uzar gider, ama zihnimiz hep başka bir yere kaçar.
Telefon elimizde, ekran kaydırıyoruz… Ama aslında sadece kaçıyoruz.
Dijital dikkat dağınıklığı artık çağın en yaygın hastalıklarından biri olmuşken, kendimizi toparlamak neredeyse bir mucize gibi geliyor.
Bazen oturup hiçbir şey yapmamak bile daha kolay gelir.
Çünkü işe başlamak, o yükü omuzlamak gibi gelir bize.
Oysa ki çoğu zaman işin kendisi değil, başlamak korkutur bizi.
Bunun farkına vardığımda bir şey değişti.
Kendimi suçlamayı bıraktım.
Çünkü bu sadece benim sorunum değildi.
Bu çağın bir yorgunluğuydu.
Zihinsel tükenmişlik, içsel baskı, toplumsal başarı beklentisi…
Hepsi birleşiyor ve bizi hareketsiz bırakıyordu.
Erteleme alışkanlığı ile baş etmek için kendime şefkatle yaklaşmayı öğrendim.
Küçük adımların da değerli olduğunu.
Bir şey yapmak zorunda olmadığımı, ama başlarsam iyi hissedebileceğimi.
Ve en önemlisi: Başlamanın mükemmel olmakla ilgisi olmadığını…
Bugün yine yapılacak çok şey var.
Ama önce nefes alıyorum.
Kendime “Hemen yapmak zorunda değilsin ama yaparsan iyi gelecek” diyorum.
Ve bazen sadece bu cümle bile yeterli oluyor.

Yorumlar
Yorum Gönder