Yabancı olmak, sadece başka bir dili konuşmamak değilmiş…
Asıl mesele, kelimeleri öğrenmek değil; bakışları, sessizlikleri, alışkanlıkları çözmekmiş.
Yıllar geçse de hâlâ “bizden değil” gibi hissedilen bir dünyada nefes almaya çalışmak, en zor tarafıymış aslında.
Gurbet, insana önce sessizliği öğretir. Kalabalık içinde yalnız kalmayı, gülüşlerin anlamını çözmeyi, selamların eksik tonunu fark etmeyi… Herkes konuşur, herkes güler, herkes devam eder ama sen içeriden hep “dışarıda” kalırsın.
Sanki büyük bir sofrada misafir gibi oturursun. Ne yemeğin tadı tanıdıktır, ne de sohbette geçen cümleler…
İlk zamanlar çok sustum. Çoğu zaman sadece dinledim. Yanlış anlaşılmaktan, yanlış kelime seçmekten, yabancı gibi görünmekten korktum. Ama asıl yorgunluk bunlar değildi… Asıl yorgunluk, kendine ait bir kelime duymamaktı.
Bir “günaydın”ın sıcaklığına, bir “hadi çay koyayım” cümlesine, bir “gel içini dök”’e olan özlemdi beni içten içe yoran.
Bazen kalabalık bir caddede yürürken aniden içime bir özlem çökerdi.
Annemin mutfağında kaynayan çaydanlığın sesi, dostlarımla yapılan uzun sohbetler, kahkahaların arasında kaybolduğum o eski akşamlar...
Hepsi bir anda gözümün önüne gelirdi.
Burada konuştuğum insanlar, bana kötü davranmadılar. Ama yine de eksik bir şeyler vardı hep.
“Ben” gibi hissettiren bir şey.
Yabancı olmak, sadece bir ülkede değil; bazen bir cümlede, bir sokakta, bir bakışta da başlar.
Ama zamanla öğrendim. Yabancılığı da, hasreti de kalbime sığdırmayı…
Artık biliyorum; ben bir yere ait olmaktan çok, bazı duygulara aitim.
Bir kahvenin buharında, bir şarkının ezgisinde, bir mektubun satırında kendimi bulabiliyorum.
Yabancı olmak zor, ama insan her şeye alışıyor.
Çünkü bir süre sonra dilin eksik kaldığı yerde, kalbin konuşmaya başlıyor.
Ve o ses, her zaman tanıdık geliyor.

Yorumlar
Yorum Gönder