Tek Başına Dışarı Çıkmak

Kendine Arkadaşlık Etmenin Hafifliği

Eskiden, yalnız dışarıda oturan insanlara uzaktan bakardım. “Acaba bekliyor mu birini?” diye düşünürdüm. Sanki yalnız olmak bir eksiklik, birinin gelmesi gerekiyormuş gibi…

Ama sonra bir gün, cebimde kitap, elimde kulaklık, canımın istediği bir kahveyle kendimi bir masaya otururken buldum.
Ve o gün fark ettim: Yalnız olmak, bazen çok kalabalık hissettirebiliyor.

Tek başına dışarı çıkmanın garip bir hafifliği var. Kimseye bir şey anlatma zorunluluğun yok. Ne konuşacağını, nereye bakacağını düşünmüyorsun. Sadece oradasın.

Kafenin içinden gelen hafif uğultu, kahve makinelerinin cızırdaması, ara sıra yan masalardan yükselen gülüşler… Bütün bunlar fonda çalarken sen sadece varsın.

Bir fincan kahve söylüyorsun mesela.

Garson sana “sütlü mü, sade mi?” diye soruyor.

Ve o sorunun cevabı sadece senin tercihin oluyor.

Basit ama özgürleştirici.

Sokakta yürümek bile farklı hissettiriyor.

Kimsenin hızına uyum sağlamak zorunda değilsin.

İstersen bir vitrine takılı kal, istersen bir sokağın köşesini dön ve yeni bir yer keşfet.

Ya da parkta bir banka oturup sadece gökyüzüne bak.

İnsan kendiyle baş başa kaldığında bazı şeyleri duymaya başlıyor aslında.

Günlük koşuşturmacada susturduğu iç sesini, görmezden geldiği duygularını, ertelenmiş düşüncelerini...

Kahveni yudumlarken geçmişten bir anı çıkıp geliyor mesela. Belki bir çocukluk günü, belki yıllar önce yazdığın bir defter sayfası.

O an fark ediyorsun ki yalnızlık, yalnız kalmak değil.

Yalnız kalmaktan korkmamak.

Artık dışarı yalnız çıkmak bana tuhaf gelmiyor.

Aksine, bunu seviyorum.

Bir tür buluşma gibi…

Kendimle randevulaşmak gibi.

Bir masada oturuyorum. Yanımda kimse yok ama sohbet var.

Çünkü içimde anlatacak çok şey birikmiş.

Ve en güzeli de şu:

O masada kendime kahve ısmarlarken, içimden şöyle diyorum:

“İyi ki geldin. Seni özlemişim.”💕


Yorumlar