Sabah alarmı çaldığında istemsizce doğruluyorsun yataktan. Henüz gözlerini tam açamamışken, kahveni koyuyorsun. Aynı pantolon, aynı ayakkabılar… Aynı yol. Aynı iş. Aynı döngü.
Ve tam burada başlıyor her şey
Modern çağın sessiz esareti.
Bizlere öğretilen buydu çünkü. “Okulunu bitir, iyi bir işe gir, düzenli maaşın olsun.”
Ama kimse sormadı: Peki ya hayallerin? Peki ya gerçekten ne yapmak istiyorsun?
Çünkü sistem bununla ilgilenmiyor. Onun tek istediği: verimli çalışanlar, zamanında gelenler, az konuşanlar, çok çalışanlar.
Yani bir nevi: maaşlı köleler.
Adına “kariyer” denildi, “gelecek garantisi” denildi.
Ama sen kendi geleceğini hiç kuramadın, çünkü hep başkalarının belirlediği bir hayatı yaşadın.
Kendi zamanını satın alan bir yapının içinde, sen sadece saatlik ücretin kadar kıymetlisin.
Ve ne kadar çok çalışırsan, o kadar yorgun ama "verimli" sayılırsın.
Bedenin burada, ama ruhun başka yerlerde geziniyor.
Çünkü o koltuğa oturduğunda, içinden bir şeyler susmaya başlıyor.
Özgürlüğün, merakın, üretme isteğin… sessizleşiyor.
Hayatın anlamı “ay sonunda hesabıma yatar mı?” sorusuna sıkışıyor.
Belki bir ev kredin var, belki çocukların, belki bitmeyen borçlar...
Ve işte bu yüzden sistem seni bırakmıyor.
Çünkü sen de onsuz kalamazsın sanıyorsun.
Ama artık bazı şeyleri fark etme zamanı.
Çalışmak zorunda olmakla üretmek istemek arasında büyük bir fark var.
Yaşam, sadece faturaları ödemek için yaşanmaz.
Hayat, ay sonuna yetişmek için harcanmaz.
Bu sistem seni sadece çalıştırmakla kalmıyor; seni kendinden uzaklaştırıyor.
İşte bu yüzden artık sadece geçinmek değil, uyanmak gerekiyor.
Belki herkes sistemin bir parçası olabilir. Ama biz herkes olmak zorunda değiliz.
Ve en büyük devrim, bazen yalnızca şu cümleyle başlar:
“Ben böyle yaşamak zorunda değilim.”

Yorumlar
Yorum Gönder