Bazen gün, bir kahve kokusuyla başlar… Sessizce uyandığın bir sabah, camdan süzülen solgun ışık, mutfakta kendi hâlinde kaynayan çaydanlık sesi… İşte o anda anlarsın; mutluluk, kocaman şeylerde değil aslında. Büyülü bir hayatın ortasında değiliz belki ama küçük anların içindeyiz. Sessiz ama derin, sade ama gerçek...
Eskiden “büyük” şeylerin peşindeydim. Büyük hayaller, büyük başarılar, büyük mutluluklar… Ama zaman, bana çok daha kıymetli bir şey öğretti: Bir çocuğun ansızın gelip sarılması, annemin telefonda söylediği "kızım iyi misin?" cümlesi, yağmurun camdaki tıkırtısı… Bunlar öyle küçük ki, çoğu zaman farkına bile varmıyoruz. Ama kalpte bıraktığı iz, ömürlük oluyor.
Gurbette geçen yıllar, hayatı sadeleştirmeyi öğretti bana. Burada her şey “yeni” ama bir o kadar da “eksik.” İşte bu yüzden küçük şeylerin kıymeti daha da büyüdü gözümde. Bir komşunun kapına bıraktığı sıcak bir tabak yemek, yabancı bir ülkede bir gülümseme, markette tesadüfen duyduğun ana dilin…
Kalbin çarpar. Çünkü küçük görünür ama kocaman hissettirir.
Bazen fark etmeden geçtiğimiz sokak, yıllar sonra "anılar" diye içimizde yer eder. O gün aceleyle içtiğimiz kahve, bir gün “keşke daha uzun otursaydık” cümlesine dönüşür.
İşte bu yüzden artık durup bakmayı seviyorum. Elimdeki fincanın sıcaklığını hissediyorum. Kızımın bir sözüne gülümsüyorum. Akşam yemeğinde eşimle sessizce oturmanın huzurunu yaşıyorum.
Küçük şeyler, aslında hayatın kalbidir.
Şimdi bu satırları okuyan sen… Belki yorgunsun, belki özlemlerle dolusun… Ama inan, seni ayakta tutan şey, belki sabah pencereni aralarken içeri dolan o taze havadır.
Kıymetini bil… Çünkü o küçük şey, aslında en büyük şey olabilir.

Yorumlar
Yorum Gönder